10 Mayıs 2014 Cumartesi

KORE GÆZİSİ


Ankara Evi, Ankara Parkı, Seul
Yaşamım boyunca unutamayacağım anılarımdan bazılarını 1994 yılında, başkent oluşunun 600.yılı nedeniyle düzenlenen festivale davetli olarak gittiğimiz Güney Kore'nin başkenti Seul şehrinde yaşadım. Yakın geçmişte trajik sonuçları ile hatırladığımız Kore Savaşı'na müdahil olmamızla iki halk arasında meydana gelen yakınlaşmanın bir sonucu olarak, Seul ve Ankara 1971 yılında birbirini kardeş şehir ilan etmişler. Dolayısıyla da Ankara'dan festivale katılmak üzere bir ekip davet etmek istemişler. Belediyenin halk oyunları ekibinin olmaması, Belediyenin Dış İşlerinden sorumlu idarecisinin de bir arkadaşımızın akrabası olması sonucu davet bize, ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu'na yapılmış. Biz de Ankara'yı temsilen yola çıkmıştık.

Paris üzerinden toplamda 16 saat süren bir yolculuktan sonra Seul'e varmamızı, özellikle ilk kez uçağa biniyor olmamdan dolayı heyecandan ellerimin terlemesini, orada yüksek lisans yapan bir Türk öğrencinin bizi hava alanında karşılayıp ilk iş olarak "rakı getirdiniz mi, rakı?" diyerek çölde susuz kalmış zavallı edasıyla ve yalvaran gözlerle bakışını unutamam.



Ankara Evi'nin perdelerini hazırlarken
Yine, daha önce yurt dışı tecrübelerinden yola çıkarak, aç kalma ihtimalimizi göze alıp, yanımızda Türk mutfağından konserve yemekler götürmemiz konusunda bizi uyaran müzisyen arkadaşlarımızın ne kadar haklı olduklarını, o zamanlar aç kalarak anlamıştık. Bizim pazar yerlerinin bir benzerinde el arabasında ekmek içi bir yemek satan adama hücum edişimizi, ancak kazanın içinden çıkan kevgirin üzerindeki haşlanmış ipek böceğinin ekmeğin içine konulduğunu görünce öğürerek kaçışımızı nasıl unutabilirim? Peki ya Kore'de okuyan üç-beş Türk öğrencinin açlığımızı görüp "islami usullere uygun" bir dana kestirip bizi ziyafete çağırmalarını :)

Davetli olduğumuz evde etin yanına
çiğ köfte de hazırlıyoruz :)
Ve yine, Korelilerin her daim nazik davranışlarını, olgunluklarını, artık işkenceye dönmüş yoğun trafikteki sakinliklerini, yan şerit boş olmasına rağmen -yani "sağlamak" mümkünken- trafikte bir birinin önüne geçmeye çalışmamalarını, kurallara uymalarını, temizliklerini, yakamızdaki kartları görünce bizlere gülümsemelerini imrenerek; olimpiyat parkındaki görevlinin pazularını tutup "Naim, Naim" demesini, Türk Dili Edebiyatı bölümünde okuyan Koreli gençlerin yanımızdan ve hatta otel odamızdan ayrılmayıp Türkçe pratik yapma çabalarını şimdi gülümseyerek hatırlıyorum. Dünyanın pek çok ülkesinden gelen ekiplerle yaptığımız gösteriler ve Korelilerin gösterilerimize olan ilgisini atlamaya gerek yok sanırım. Zaten, 2002 yılında Japonya ile birlikte düzenledikleri Futbol Dünya Kupası organizasyonunda nasıl mükemmel ev sahipliği yapılır, fair play nedir, tüm dünyaya göstermişledi.

Parkta Diyarbakır oynarken
Ama beni en çok etkiyen bunlar değildi.Çok daha ilginç olan, bu zamana kadar pek çok arkadaşım ile paylaşmış olduğum -belki sizinle de- bir şey başıma geldi. Şehrin içinde bulunan Ankara parkında bir gösteri yapıp otelimize geri dönüyorduk. Yolda, Han Nehri yanından ilerlerken, nehir üzerindeki köprülerden birinin fotoğrafını çekmek için makinemi aradığımda hem fotoğraf makinesinin hem de cüzdan ve pasaportumun yanımda olmadığını fark etmiştim. Eşyalarımı Ankara Parkı'nda bir bankın üzerinde unuttuğumu anladığımda başımdan aşağı kaynar sular döküldü sandım. Her şey bir yana pasaportumu kaybetmemeliydim, çünkü grup pasaportumuz vardı; ben çıkmazsam ülkeden kimse çıkamazdı. En azından bana öyle söylediler.

Seul'de bir gösteri sonrası
Mihmandarımız, -kendisi aynı zamanda Türk Dili mezunu bir Koreli olan- İl Çu'ya ne yapacağımızı sordum. İl Çu parka geri dönmemiz gerektiğini söyledi. Hemen otobüsten inip bir taksiye bindik. Benim düşüncem, en azından bir köşede pasaportu bulabileceğimiz yönünde idi. Gidiş-dönüş, yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra parka geri dönmüştük. Koşarak oturduğumuzu hatırladığım banka gittik. Bir de ne göreyim; Makine ve pasaportum ile cüzdanımın içinde olduğu çantam bıraktığım yerde duruyor. İlk iş olarak -artık iyice samimi olduğumuz- İl Çu'nun yakasına yapıştığımı hatırlıyorum: "sizin memleketinizde hırsız mı yok arkadaş?!".



Şehri saran metro ağı
Şaşırmış ve anlamamış bir halde bana baktı. Şimdiye kadar çoktan çalınmış olması gerektiğini(!) söyledim. "Neden çalınsın ki" mealinden bir şey söyledi. O taksideki rahatlığının sebebini şimdi daha iyi anlıyordum. "Bizim oralarda olsa arkanı dönsen çalınır da" dedim. Bana söylediğini unutmam mümkün değil: "Bizim buralarda bir hırsızın hapse girmesinden daha kötü olan şey, onun yakınları, çevresi ve tüm toplum tarafından yok sayılmasıdır" dedi. Toplum hırsızı terk ediyordu, yok sayıyordu; onursuz biri olarak görülüyor, ne ailesi, ne arkadaşları yüzüne bakıyorlardı. Böylece yalnızlaşan suçlu için yaşam iyice zorlaşıyor, kendisini en büyük cezaya çarptırılmış gibi hissediyordu. 

Bir kanal düzenlemesi
Biz ise güçlünün haklı olduğuna inanıyoruz; önce en yakınları tarafından lanetlenmesi gerekirken, tacizci yakınları mütecavizin yakınlarına saldırıyor adliyede. 

Suçu işleyen "bizden" olursa farklı, başkalarından olursa farklı bakıyoruz olaya. 

Kültürlerine çok bağlılar
Başka bir yazının konusu olabilecek kadar derin bir mesele ama söylemeden geçemeyeceğim: toplum olarak taşıdığımızı varsaydığımız özelliklere aslında sahip değiliz; 

Bu gün bir tanıdığım bir olay anlattı: Bir akrabası çok istediği halde kendisine Hac çıkmıyormuş. Kendisine birini tavsiye etmişler; bir kaç bin lira karşılığında Hac sırasında öne geçireceklermiş kendisini. Kabul edecek olmuş ama bazı mantıklı akrabaları itiraz etmişler, böyle "Hacı" olunur mu diye...

Afrika'daki açlara ağlıyoruz ama komşumuz açlığından bihabermişiz gibi yapıyoruz. 

Adaletin en önemli düstur olduğunu söylüyoruz ama konu biz olunca yanlış adaleti savunuyoruz.

Kardeşlik, arkadaşlık, dostluk, dayanışma diyoruz ama bana dokunmayan yılan da çok yaşasın diyoruz.

Yere düşen ekmeği öpüp kaldırıyoruz ama kul hakkı yediğimizi kendimize bile itiraf edemiyoruz.

Gerçeklerden korkuyoruz.

O yüzden de asıl HIRSIZI çoğumuz göremiyoruz(!)...

Birilerinin iddia ettiğinin aksine birbirinden çok farklı inanç sistemlerine sahip olmalarına rağmen ulusal birliğini kurmuş, bireysel ve toplumsal ahlakın dine dayalı değil, insan olmak temelinden yükseldiği o onurlu insanların yaşadığı yerde,

Keşke hiç bulamasaydım diyorum o pasaportu, 
Keşke...



10.05.2014/İzmir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder